← el-MahvîMahv RisâlesiPDF ↓

رِسَالَةُ الْمَحْوِ

«الْعِلْمُ بَابٌ لَا حِجَابٌ»


Mahv Risâlesi

İlim Bir Kapıdır, Perde Değil

Bilip huşû duyanla, taşıyıp büyüklenen arasındaki fark üzerine — Arapça aslı, Latin okunuşu ve Türkçesiyle.

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ، عَلَّمَ الْإِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ، وَرَفَعَ بِالْعِلْمِ أَقْوَامًا، وَوَضَعَ بِهِ آخَرِينَ حِينَ حَجَبَهُمْ عِلْمُهُمْ عَنْ رَبِّهِمْ.

El-hamdü lillâhillezî alleme bi’l-kalem, alleme’l-insâne mâ lem ya‘lem, ve rafea bi’l-ilmi akvâmen, ve vadaa bihî âharîne hîne hacebehüm ilmühüm an rabbihim.

Hamd, kalemle öğreten Allah’a mahsustur; insana bilmediğini öğretti. İlimle kimi kavimleri yükseltti, kimini de —ilimleri kendilerini Rablerinden perdelediğinde— alçalttı.

أَحْمَدُهُ حَمْدَ مَنْ يَعْلَمُ أَنَّ كُلَّ عِلْمٍ لَا يُرَدُّ إِلَيْهِ فَهُوَ جَهْلٌ مُزَيَّنٌ، وَأَنَّ كُلَّ مَعْرِفَةٍ لَا تُورِثُ أَدَبًا فَهِيَ حِمْلٌ مُتْعِبٌ.

Ahmedühû hamde men ya‘lemü enne külle ilmin lâ yüraddü ileyhi fehüve cehlün müzeyyen, ve enne külle ma‘rifetin lâ tûrisü edeben fehiye himlün müt‘ib.

O’na, şunu bilenin hamdiyle hamdederim: kendisine döndürülmeyen her ilim, süslenmiş bir cehalettir; edep doğurmayan her marifet ise yorucu bir yüktür.

وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى مَنْ كَانَ أَعْلَمَ الْخَلْقِ بِاللَّهِ وَأَخْشَاهُمْ لَهُ، سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَهْلِ الْعِلْمِ النَّافِعِ وَالْقَلْبِ الْخَاشِعِ.

Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ men kâne a‘leme’l-halki billâhi ve ahşâhüm leh, seyyidinâ Muhammedin, ve alâ âlihî ve sahbihî ehli’l-ilmi’n-nâfi‘i ve’l-kalbi’l-hâşi‘.

Salât ve selâm, mahlûkat içinde Allah’ı en iyi bilen ve O’ndan en çok korkan Efendimiz Muhammed’e, âline ve faydalı ilmin, huşûlu kalbin ehli olan ashabına olsun.

أَمَّا بَعْدُ

Emmâ ba‘d

İmdi:

فَقَدْ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى وَهُوَ أَصْدَقُ الْقَائِلِينَ: «هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ؟»

Fekad kâlellâhü teâlâ ve hüve asdaku’l-kâilîn: «Hel yestevî’llezîne ya‘lemûne vellezîne lâ ya‘lemûn?»

Allah Teâlâ —ki O, söyleyenlerin en doğrusudur— buyurdu: «Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?»

وَإِنَّ الْجَوَابَ لَمَخْبُوءٌ فِي ثَنَايَا السُّؤَالِ: لَا وَاللَّهِ، مَا يَسْتَوِيَانِ، كَمَا لَا يَسْتَوِي النُّورُ وَالظُّلْمَةُ، وَلَا الْحَيُّ وَالْمَيِّتُ، وَلَا الْبَصِيرُ وَالْأَعْمَى.

Ve inne’l-cevâbe lemahbûün fî senâya’s-süâl: Lâ vallâhi, mâ yesteviyân, kemâ lâ yestevi’n-nûru ve’z-zulmetü, ve le’l-hayyü ve’l-meyyitü, ve le’l-basîru ve’l-a‘mâ.

Cevap, sorunun kıvrımlarında gizlidir: Hayır, vallahi, bir olmazlar — nasıl ki nûr ile karanlık, diri ile ölü, gören ile görmeyen bir olmazsa.

وَلٰكِنِ اعْلَمْ — رَحِمَكَ اللَّهُ — أَيَّ عِلْمٍ أَرَادَ؛ فَإِنَّهُ سُبْحَانَهُ مَا أَطْلَقَ هٰذِهِ الْكَلِمَةَ إِلَّا بَعْدَ أَنْ وَصَفَ عَبْدًا قَانِتًا آنَاءَ اللَّيْلِ، سَاجِدًا وَقَائِمًا، يَحْذَرُ الْآخِرَةَ وَيَرْجُو رَحْمَةَ رَبِّهِ.

Ve lâkini’lem —rahimeke’llâh— eyye ilmin erâd; feinnehû sübhânehû mâ atleka hâzihi’l-kelimete illâ ba‘de en vasafe abden kâniten ânâe’l-leyl, sâciden ve kâimen, yahzeru’l-âhirate ve yercû rahmete rabbih.

Lâkin —Allah sana rahmet etsin— hangi ilmi kastettiğini bil; çünkü O bu sözü, ancak gecenin saatlerinde secdede ve kıyamda boyun büken, âhiretten sakınıp Rabbinin rahmetini uman bir kulu andıktan sonra söyledi.

فَالْعِلْمُ الَّذِي رَفَعَهُ اللَّهُ هُوَ الْعِلْمُ الَّذِي يَخْفِضُ صَاحِبَهُ بَيْنَ يَدَيْهِ؛ عِلْمٌ يَزِيدُ الْعَبْدَ انْكِسَارًا كُلَّمَا ازْدَادَ اطِّلَاعًا، وَيُورِثُهُ خَشْيَةً كُلَّمَا اتَّسَعَ بَابُهُ.

Fe’l-ilmü’llezî rafeahü’llâhü hüve’l-ilmü’llezî yahfidu sâhibehû beyne yedeyh; ilmün yezîdü’l-abde’nkisâren küllemâ’zdâde’ttılâan, ve yûrisühû haşyeten küllemâ’ttesea bâbüh.

Demek ki Allah’ın yücelttiği ilim, sahibini O’nun huzurunda eğen ilimdir: bilgisi arttıkça kulun kırılışını artıran, kapısı genişledikçe ona haşyet veren bir ilim.

فَلَيْسَ الْعَالِمُ مَنْ كَثُرَ مَحْفُوظُهُ، بَلْ مَنْ خَشِيَ مَعْبُودَهُ. قَالَ تَعَالَى: «إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ» — فَجَعَلَ مَدَارَ الْعِلْمِ الْخَشْيَةَ لَا الْعِبَارَةَ، وَالْأَثَرَ فِي الْقَلْبِ لَا الْكَثْرَةَ فِي اللِّسَانِ.

Feleyse’l-âlimü men kesüra mahfûzuh, bel men haşiye ma‘bûdeh. Kâle teâlâ: «İnnemâ yahşa’llâhe min ibâdihi’l-ulemâ» — feceale medâre’l-ilmi’l-haşyete le’l-ibârate, ve’l-esere fi’l-kalbi le’l-kesrete fi’l-lisân.

Âlim, ezberi çok olan değil, Mâbûdundan korkandır. Allah Teâlâ buyurdu: «Kulları içinde Allah’tan ancak âlimler korkar» — böylece ilmin mihverini haşyet kıldı, lafız değil; eseri kalpte aradı, dildeki çoklukta değil.

فَمَنْ عَلِمَ وَلَمْ يَخْشَ، فَعِلْمُهُ عَلَيْهِ لَا لَهُ؛ وَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا: يَنُوءُ بِثِقَلِهَا وَلَا يَنْتَفِعُ بِنُورِهَا، فَالْكُتُبُ عَلَى ظَهْرِهِ وَالْجَهْلُ فِي صَدْرِهِ؛ يَحْمِلُ الْعِلْمَ وَلَا يَحْمِلُهُ الْعِلْمُ.

Femen alime ve lem yahşe, fe ilmühû aleyhi lâ leh; ve meselühû kemeseli’l-himâri yahmilü esfârâ: yenûü bisıkalihâ ve lâ yentefiu binûrihâ, fe’l-kütübü alâ zahrihî ve’l-cehlü fî sadrih; yahmilü’l-ilme ve lâ yahmilühü’l-ilm.

Kim bilir de korkmazsa, ilmi lehine değil aleyhinedir; misali, kitap yüklü merkebin misali gibidir: yükün ağırlığıyla ezilir ama nûrundan faydalanmaz; kitaplar sırtında, cehalet göğsündedir — ilmi taşır, ama ilim onu taşımaz.

وَهٰهُنَا سِرٌّ دَقِيقٌ: إِنَّ الْعِلْمَ بَابٌ وَحِجَابٌ مَعًا، بِحَسَبِ صَاحِبِهِ.

Ve hâhünâ sirrun dakîk: inne’l-ilme bâbün ve hicâbün meân, bihasebi sâhibih.

İşte burada ince bir sır var: İlim, sahibine göre hem kapıdır hem perde.

فَإِنْ وَقَفَ الْعَبْدُ عِنْدَ عِلْمِهِ، وَأَعْجَبَتْهُ نَفْسُهُ بِهِ، وَنَسَبَهُ إِلَى ذَكَائِهِ وَكَدِّهِ، صَارَ الْعِلْمُ حِجَابًا بَيْنَهُ وَبَيْنَ مَعْلُومِهِ؛ فَكُلَّمَا ازْدَادَ عِلْمًا ازْدَادَ عَنِ اللَّهِ بُعْدًا، كَمَنْ أَوْقَدَ سِرَاجًا فَأَدَامَ النَّظَرَ إِلَى السِّرَاجِ وَنَسِيَ الطَّرِيقَ.

Fein vakafe’l-abdü inde ilmihî, ve a‘cebethü nefsühû bih, ve nesebehû ilâ zekâihî ve keddih, sâra’l-ilmü hicâben beynehû ve beyne ma‘lûmih; feküllemâ’zdâde ilmen’zdâde ani’llâhi bu‘den, kemen evkade sirâcen feedâme’n-nazara ile’s-sirâci ve nesiye’t-tarîk.

Eğer kul ilminde durur, nefsi onunla böbürlenir ve onu kendi zekâsına ve emeğine nispet ederse, ilim onunla bildiği arasında bir perde olur; bilgisi arttıkça Allah’tan uzaklığı artar — tıpkı bir kandil yakıp gözünü kandile dikerek yolu unutan kimse gibi.

وَإِنْ رَدَّ الْعَبْدُ عِلْمَهُ إِلَى مُعَلِّمِهِ الْأَوَّلِ، وَعَبَرَ مِنَ الْأَثَرِ إِلَى الْمُؤَثِّرِ، وَمِنَ الْآيَةِ إِلَى مَنْ تَدُلُّ عَلَيْهِ، صَارَ الْعِلْمُ بَابًا مَفْتُوحًا يَدْخُلُ مِنْهُ إِلَى مَعْرِفَةِ رَبِّهِ، وَيَزْدَادُ بِهِ قُرْبًا كُلَّمَا ازْدَادَ فَهْمًا.

Ve in radde’l-abdü ilmehû ilâ muallimihi’l-evvel, ve abera mine’l-eseri ile’l-müessir, ve mine’l-âyeti ilâ men tedüllü aleyh, sâra’l-ilmü bâben meftûhan yedhulü minhü ilâ ma‘rifeti rabbih, ve yezdâdü bihî kurben küllemâ’zdâde fehmâ.

Ama kul ilmini ilk Öğreticisine geri döndürür, eserden Müessir’e, âyetten o âyetin gösterdiğine geçerse, ilim açık bir kapı olur; ondan Rabbini tanımaya girer, anlayışı arttıkça yakınlığı artar.

فَالْعِلْمُ الْوَاحِدُ يَكُونُ لِهٰذَا سُلَّمًا وَلِذٰلِكَ سِجْنًا؛ وَالْفَرْقُ كُلُّهُ فِي وِجْهَةِ الْقَلْبِ.

Fe’l-ilmü’l-vâhidü yekûnü lihâzâ süllemen ve lizâlike sicnâ; ve’l-farku küllühû fî vichheti’l-kalb.

Böylece aynı ilim, birine merdiven, diğerine zindan olur; bütün fark, kalbin yönündedir.

فَاجْعَلْ — يَا طَالِبَ الْعِلْمِ — مَعْرِفَتَكَ مِيزَانًا لَا زِينَةً: مِيزَانًا تَزِنُ بِهِ نَفْسَكَ فَتَعْرِفُ قَدْرَهَا، لَا زِينَةً تَتَحَلَّى بِهَا بَيْنَ النَّاسِ فَتَنْسَى رَبَّهَا.

Fec‘al —yâ tâlibe’l-ilm— ma‘rifeteke mîzânen lâ zîneten: mîzânen tezinü bihî nefseke fete‘rifü kadrahâ, lâ zîneten tetehallâ bihâ beyne’n-nâsi fetensâ rabbehâ.

Öyleyse ey ilim talibi, marifetini ziynet değil mizan kıl: kendini tartıp kıymetini bileceğin bir mizan; insanlar arasında süslenip Rabbini unutacağın bir ziynet değil.

فَإِنَّمَا الْعِلْمُ النَّافِعُ مَا غَابَ فِيهِ الْعَالِمُ عَنْ دَعْوَى نَفْسِهِ، وَحَضَرَ فِيهِ الْمَقْصُودُ مِنْ عِلْمِهِ؛ كَالزُّجَاجَةِ الصَّافِيَةِ لَا تُرَى لِذَاتِهَا، بَلْ يُرَى النُّورُ مِنْ خِلَالِهَا.

Feinneme’l-ilmü’n-nâfiu mâ gâbe fîhi’l-âlimü an da‘vâ nefsih, ve hadara fîhi’l-maksûdü min ilmih; ke’z-zücâceti’s-sâfiyeti lâ türâ lizâtihâ, bel yüre’n-nûru min hilâlihâ.

Çünkü faydalı ilim, âlimin kendi nefsinin davasından kaybolduğu, ilminin maksadının ise hazır olduğu ilimdir; tıpkı duru bir camın kendisi görünmeyip, nûrun ondan görünmesi gibi.

وَاعْلَمْ أَنَّ الْكِتَابَ لَا يَعْلَمُ، وَإِنَّمَا يَعْلَمُ مَنْ قَرَأَ فَخَشَعَ. فَكَمْ مِنْ صَحِيفَةٍ تَحْمِلُ الْحِكْمَةَ وَهِيَ لَا تَعْقِلُهَا، وَكَمْ مِنْ خِزَانَةٍ مَلْأَى بِالْأَسْفَارِ وَهِيَ أَجْهَلُ مَا فِي الْبَيْتِ.

Va‘lem enne’l-kitâbe lâ ya‘lem, ve innemâ ya‘lemü men karae fehaşea. Fekem min sahîfetin tahmilü’l-hikmete ve hiye lâ ta‘kıluhâ, ve kem min hizânetin mel’â bi’l-esfâri ve hiye echelü mâ fi’l-beyt.

Ve bil ki kitap bilmez; ancak okuyup huşû duyan bilir. Nice sahife vardır, hikmeti taşır da onu akletmez; nice dolap vardır, kitaplarla doludur da evin en cahili odur.

فَلَيْسَ الشَّرَفُ لِلْوِعَاءِ الَّذِي يَحْفَظُ، بَلْ لِلْقَلْبِ الَّذِي يَفْهَمُ وَيَنْحَنِي. فَكُنْ أَنْتَ الْقَارِئَ الْخَاشِعَ لَا الْخِزَانَةَ الْغَافِلَةَ؛ فَإِنَّ الْعِبْرَةَ لَيْسَتْ بِمَا تَحْمِلُ، بَلْ بِمَا يَحْمِلُكَ إِلَيْهِ عِلْمُكَ.

Feleyse’ş-şerefü li’l-viâi’llezî yahfez, bel li’l-kalbi’llezî yefhemü ve yenhanî. Fekün ente’l-kârie’l-hâşia le’l-hizânete’l-gâfileh; feinne’l-ibrate leyset bimâ tahmilü, bel bimâ yahmilüke ileyhi ilmük.

Şeref, ezberleyen kaba değil, anlayıp eğilen kalbedir. Sen o huşû içindeki okuyucu ol, gafil dolap olma; çünkü itibar, ne taşıdığında değil, ilminin seni nereye taşıdığındadır.

ثُمَّ تَأَمَّلْ خِتَامَ الْآيَةِ: «إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الْأَلْبَابِ» — فَجَعَلَ ثَمَرَةَ الْعِلْمِ الذِّكْرَى، وَجَعَلَ أَهْلَهُ أُولِي الْأَلْبَابِ: أَصْحَابَ اللُّبِّ الَّذِينَ أَخَذُوا لُبَّ الْعِلْمِ وَتَرَكُوا قِشْرَهُ، فَعَرَفُوا فَعَمِلُوا، وَعَلِمُوا فَخَافُوا، وَازْدَادُوا فَتَوَاضَعُوا.

Sümme teemmel hitâme’l-âyeh: «İnnemâ yetezekkerü ulü’l-elbâb» — feceale semerate’l-ilmi’z-zikrâ, ve ceale ehlehû uli’l-elbâb: ashâbe’l-lübbi’llezîne ehazû lübbe’l-ilmi ve terakû kışrah, fe arafû fe amilû, ve alimû fe hâfû, ve’zdâdû fe tevâdaû.

Sonra âyetin sonunu düşün: «Ancak akıl sahipleri (ulü’l-elbâb) öğüt alır» — böylece ilmin meyvesini hatırlayış kıldı, ehlini de özün sahipleri kıldı: ilmin özünü alıp kabuğunu bırakanlar; bilip amel edenler, bilip korkanlar, arttıkça tevazu edenler.

فَهُمُ الَّذِينَ لَا يَسْتَوُونَ بِغَيْرِهِمْ؛ لَا لِأَنَّهُمْ أَكْثَرُ مَحْفُوظًا، بَلْ لِأَنَّهُمْ أَصْدَقُ خَشْيَةً.

Fehümü’llezîne lâ yestevûne bigayrihim; lâ liennehüm ekserü mahfûzâ, bel liennehüm asdaku haşyeten.

İşte başkalarıyla bir olmayanlar bunlardır — ezberi daha çok olduğu için değil, haşyeti daha sadık olduğu için.

فَيَا مَنْ آتَاهُ اللَّهُ عِلْمًا أَوْ صَنْعَةً أَوْ مَالًا أَوْ سُلْطَانًا: لَا تَقِفْ عِنْدَ الْعَطِيَّةِ فَتَحْجُبَكَ عَنِ الْمُعْطِي، وَلَا تَنْسِبِ الْفَضْلَ إِلَى نَفْسِكَ فَيَنْقَلِبَ الْفَضْلُ وَبَالًا.

Feyâ men âtâhü’llâhü ilmen ev san‘aten ev mâlen ev sultânâ: lâ tekıf inde’l-atıyyeti fetahcübeke ani’l-mu‘tî, ve lâ tensibi’l-fadle ilâ nefsike feyenkalibe’l-fadlü vebâlâ.

Ey Allah’ın kendisine ilim, sanat, mal yahut iktidar verdiği kişi: ihsanın başında durup da seni Veren’den perdelenme; lütfu nefsine nispet edip de lütfun bir vebale dönüşmesine sebep olma.

بَلِ امْحُ دَعْوَى نَفْسِكَ تَبْقَ لَكَ النِّعْمَةُ، وَرُدَّ الْأَمْرَ إِلَى أَهْلِهِ يُبَارَكْ لَكَ فِي الْأَثَرِ؛ فَإِنَّ مَا بُنِيَ بِالسَّبَبِ لَا يَبْقَى إِلَّا بِالْمُسَبِّبِ. وَذٰلِكَ هُوَ الْمَحْوُ: أَنْ تَفْنَى دَعْوَاكَ فَيَبْقَى فَضْلُهُ، وَأَنْ تَغِيبَ أَنْتَ فَيَحْضُرَ هُوَ.

Beli’mhu da‘vâ nefsike tebka leke’n-ni‘meh, ve rudde’l-emre ilâ ehlihî yübârek leke fi’l-eser; feinne mâ büniye bi’s-sebebi lâ yebkâ illâ bi’l-müsebbib. Ve zâlike hüve’l-mahv: en tefnâ da‘vâke feyebkâ fadluh, ve en tegîbe ente feyahdura hû.

Bilakis, nefsinin davasını sil ki nimet sende kalsın; işi ehline döndür ki eserde sana bereket verilsin. Çünkü sebeple bina edilen, ancak Müsebbib ile bâki kalır. İşte “mahv” budur: davan fâni olsun ki O’nun lütfu bâki kalsın; sen kaybol ki O hazır olsun.

اللَّهُمَّ عَلِّمْنَا مَا يَنْفَعُنَا، وَانْفَعْنَا بِمَا عَلَّمْتَنَا، وَزِدْنَا عِلْمًا، وَاجْعَلْ عِلْمَنَا بَابًا إِلَيْكَ لَا حِجَابًا عَنْكَ، وَمِيزَانًا نَزِنُ بِهِ أَنْفُسَنَا لَا زِينَةً نَتَفَاخَرُ بِهَا، وَنُورًا عَلَى نُورٍ نَمْشِي بِهِ إِلَيْكَ.

Allâhümme allimnâ mâ yenfeunâ, venfa‘nâ bimâ allemtenâ, ve zidnâ ilmâ, vec‘al ilmenâ bâben ileyke lâ hicâben ank, ve mîzânen nezinü bihî enfüsenâ lâ zîneten netefâharu bihâ, ve nûran alâ nûrin nemşî bihî ileyk.

Allah’ım, bize faydalı olanı öğret; bize öğrettiğinle bizi faydalandır; ilmimizi artır. İlmimizi Sana bir kapı kıl, Senden bir perde değil; kendimizi tarttığımız bir mizan kıl, övündüğümüz bir ziynet değil; Sana yürüdüğümüz nûr üstüne nûr kıl.

اللَّهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ، وَمِنْ قَلْبٍ لَا يَخْشَعُ، وَمِنْ نَفْسٍ لَا تَشْبَعُ، وَمِنْ دَعْوَةٍ لَا يُسْتَجَابُ لَهَا — وَمِنْ لِسَانٍ يَقُولُ وَلَا يَفْعَلُ.

Allâhümme innâ neûzü bike min ilmin lâ yenfa‘, ve min kalbin lâ yahşa‘, ve min nefsin lâ teşba‘, ve min da‘vetin lâ yüstecâbü lehâ — ve min lisânin yekûlü ve lâ yef‘al.

Allah’ım, fayda vermeyen ilimden, huşû duymayan kalpten, doymayan nefisten, kabul olunmayan duadan — ve söyleyip yapmayan dilden Sana sığınırız.

وَآخِرُ دَعْوَانَا أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، وَصَلَّى اللَّهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ.

Ve âhiru da‘vânâ eni’l-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn, ve sallâ’llâhü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.

Davamızın sonu, âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamddir. Salât ve selâm Efendimiz Muhammed’e, âline ve bütün ashabına olsun.

حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ