«مِنْ ظُلْمَةِ الْعَدَمِ إِلَى نُورِ الْوُجُودِ»
Neş'et Münâcâtı
Yokluğun Karanlığından Varlığın Nûruna
Yoktan var edilişimiz ve nutfeden insana yaratılışın safhaları üzerine bir hamd ve münâcât. Arapça aslı, Latin okunuşu ve Türkçesiyle.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، حَمْدًا يَلِيقُ بِجَلَالِ وَجْهِهِ، وَعَظِيمِ سُلْطَانِهِ، وَسِعَةِ رَحْمَتِهِ، وَنُورِ حِكْمَتِهِ، وَخَفِيِّ تَدْبِيرِهِ، وَبَدِيعِ صُنْعِهِ فِي الْآفَاقِ وَالْأَنْفُسِ.
El-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn, hamden yelîku bicelâli vechih, ve azîmi sultânih, ve seati rahmetih, ve nûri hikmetih, ve hafiyyi tedbîrih, ve bedîi sun‘ihî fi’l-âfâki ve’l-enfüs.
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur — zâtının celâline, saltanatının büyüklüğüne, rahmetinin genişliğine, hikmetinin nûruna, tedbîrinin gizliliğine ve âfâkta (ufuklarda) ve enfüste (nefislerde) eşsiz sanatına yaraşır bir hamd ile.
الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَمْ نَكُنْ شَيْئًا مَذْكُورًا، فَذَكَرَنَا فِي عِلْمِهِ، وَقَدَّرَنَا فِي حِكْمَتِهِ، وَأَخْرَجَنَا مِنْ ظُلْمَةِ الْعَدَمِ إِلَى نُورِ الْوُجُودِ، لَا لِحَاجَةٍ مِنْهُ إِلَيْنَا، وَلَكِنْ فَضْلًا مِنْهُ وَرَحْمَةً.
El-hamdü lillâhillezî lem nekün şey’en mezkûrâ, fezekeranâ fî ilmih, ve kadderanâ fî hikmetih, ve ahracenâ min zulmeti’l-ademi ilâ nûri’l-vücûd, lâ lihâcetin minhü ileynâ, ve lâkin fadlen minhü ve rahmeh.
Hamd, biz anılmaya değer bir şey değilken bizi ilminde anan, hikmetinde takdir eden ve bizi yokluğun karanlığından varlığın nûruna çıkaran Allah’a mahsustur — bize ihtiyacı olduğundan değil, sırf lütuf ve rahmetinden.
سُبْحَانَ الَّذِي نَظَرَ إِلَى النُّطْفَةِ وَهِيَ مَاءٌ مَهِينٌ، فَجَعَلَ فِيهَا سِرَّ الْحَيَاةِ، وَأَودَعَ فِي قَطْرَةٍ صَغِيرَةٍ خَرَائِطَ الْجَسَدِ، وَمَسَالِكَ الْعَقْلِ، وَمَفَاتِيحَ النُّطْقِ، وَأَسْرَارَ الْبَصَرِ، وَرَعْشَةَ الْقَلْبِ، وَحَنِينَ الرُّوحِ إِلَى رَبِّهَا.
Sübhânellezî nazara ile’n-nutfeti ve hiye mâün mehîn, feceale fîhâ sirre’l-hayâh, ve evdea fî katratin sağîratin harâite’l-cesed, ve mesâlike’l-akl, ve mefâtîha’n-nutk, ve esrâra’l-basar, ve ra‘şete’l-kalb, ve hanîne’r-rûhi ilâ rabbihâ.
Hakîr bir su olan nutfeye bakıp içine hayat sırrını koyan, küçük bir damlaya bedenin haritalarını, aklın yollarını, konuşmanın anahtarlarını, görmenin sırlarını, kalbin titreyişini ve rûhun Rabbine hasretini yerleştiren Allah’ı tesbih ederim.
سُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ النُّطْفَةَ عَلَقَةً، وَالْعَلَقَةَ مُضْغَةً، وَالْمُضْغَةَ عِظَامًا، ثُمَّ كَسَا الْعِظَامَ لَحْمًا، ثُمَّ أَنْشَأَ خَلْقًا آخَرَ؛ فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ.
Sübhâne men ceale’n-nutfete alekah, ve’l-alekate mudğah, ve’l-mudğate izâmâ, sümme kese’l-izâme lahmâ, sümme enşee halkan âhar; fetebârekellâhü ahsenü’l-hâlikîn.
Nutfeyi alaka (asılıp tutunan bir kan pıhtısı), alakayı bir çiğnem et (mudğa), mudğayı kemikler kılan, sonra kemiklere et giydiren, sonra da bambaşka bir yaratılışla insan olarak inşâ eden Allah’ı tesbih ederim. Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir!
سُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ مِنْ عَلَقَةٍ صَامِتَةٍ لِسَانًا يَذْكُرُهُ، وَمِنْ طِينٍ مُصَوَّرٍ قَلْبًا يَخْشَاهُ، وَمِنْ ضَعْفٍ مُرَكَّبٍ عَقْلًا يَعْرِفُهُ، وَمِنْ صَدْرٍ ضَيِّقٍ بَابًا إِلَى السَّمَاءِ، وَمِنْ دَمْعَةٍ صَغِيرَةٍ بَحْرًا مِنَ الْمُنَاجَاةِ.
Sübhâne men ceale min alekatin sâmiten lisânen yezküruh, ve min tînin musavverin kalben yahşâh, ve min da‘fin mürekkebin aklen ya‘rifuh, ve min sadrin dayyikin bâben ile’s-semâ’, ve min dem‘atin sağîratin bahran mine’l-münâcâh.
Suskun bir alakadan kendisini anan bir dil, şekillenmiş bir çamurdan kendisinden korkan bir kalp, terkip edilmiş bir zayıflıktan kendisini tanıyan bir akıl, dar bir göğüsten göğe açılan bir kapı ve küçük bir damladan münâcât dolu bir deniz var eden Allah’ı tesbih ederim.
إِلَهِي، كُنَّا فِي الْأَرْحَامِ لَا نَعْلَمُ اسْمًا، وَلَا نَمْلِكُ نَفَسًا، وَلَا نَسْتَطِيعُ دَفْعًا وَلَا جَلْبًا؛ فَكُنْتَ أَنْتَ الرَّازِقَ قَبْلَ أَنْ نَطْلُبَ، وَالْحَافِظَ قَبْلَ أَنْ نَفْهَمَ، وَالرَّحِيمَ قَبْلَ أَنْ نَبْكِيَ، وَالْقَرِيبَ قَبْلَ أَنْ نُنَادِيَ.
İlâhî, künnâ fi’l-erhâmi lâ na‘lemü ismâ, ve lâ nemlikü nefesâ, ve lâ nestatîu def‘an ve lâ celbâ; fekünte ente’r-râzika kable en natlübe, ve’l-hâfiza kable en nefheme, ve’r-rahîme kable en nebkiye, ve’l-karîbe kable en nünâdî.
İlâhî! Rahimlerdeyken ne bir isim biliyor, ne bir nefese sahip oluyor, ne bir zararı def‘ ne bir faydayı celbedebiliyorduk; Sen biz istemeden Rezzâk, biz anlamadan Hâfız, biz ağlamadan Rahîm, biz seslenmeden Karîb (yakın) idin.
يَا مَنْ خَلَقَ الْعَيْنَ مِنْ ظُلْمَةٍ ثُمَّ جَعَلَهَا تَرَى النُّورَ، وَخَلَقَ الْأُذُنَ مِنْ صَمْتٍ ثُمَّ جَعَلَهَا تَسْمَعُ الْكَلِمَةَ، وَخَلَقَ الْقَلْبَ مِنْ لَحْمٍ ثُمَّ جَعَلَهُ عَرْشًا لِلْمَحَبَّةِ وَالْخَوْفِ وَالرَّجَاءِ.
Yâ men halaka’l-ayne min zulmetin sümme cealehâ tera’n-nûr, ve halaka’l-üzüne min samtin sümme cealehâ tesmeu’l-kelimeh, ve halaka’l-kalbe min lahmin sümme cealehû arşen li’l-mahabbeti ve’l-havfi ve’r-recâ.
Ey gözü bir karanlıktan yaratıp sonra ona nûru gördüren; kulağı bir sessizlikten yaratıp sonra ona kelimeyi işittiren; kalbi bir et parçasından yaratıp sonra onu sevginin, korkunun ve ümidin arşı kılan!
يَا مَنْ أَجْرَى الدَّمَ فِي الْعُرُوقِ بِلَا أَمْرٍ مِنَّا، وَأَنْبَتَ الْعَظْمَ فِي الْخَفَاءِ بِلَا عِلْمٍ مِنَّا، وَرَتَّبَ الْأَعْضَاءَ فِي الظُّلُمَاتِ الثَّلَاثِ بِلَا حَوْلٍ مِنَّا وَلَا قُوَّةٍ؛ لَكَ الْحَمْدُ حَتَّى تَرْضَى، وَلَكَ الْحَمْدُ إِذَا رَضِيتَ، وَلَكَ الْحَمْدُ بَعْدَ الرِّضَا.
Yâ men ecra’d-deme fi’l-urûki bilâ emrin minnâ, ve enbete’l-azme fi’l-hafâi bilâ ilmin minnâ, ve rettebe’l-a‘dâe fi’z-zulümâti’s-selâsi bilâ havlin minnâ ve lâ kuvveh; leke’l-hamdü hattâ terdâ, ve leke’l-hamdü izâ radîte, ve leke’l-hamdü ba‘de’r-rıdâ.
Ey damarlarda kanı bizden bir emir olmadan akıtan, kemiği gizlilikte bizim bir bilgimiz olmadan büyüten, uzuvları üç karanlıkta (rahmin katmanlarında) bizden ne bir güç ne bir kuvvet olmadan tertip eden! Sen râzı olana kadar Sana hamd, râzı olduğunda Sana hamd, rızandan sonra da Sana hamd olsun.
إِلَهِي، أَيُّ لِسَانٍ يَبْلُغُ ثَنَاءَكَ؟ وَأَيُّ قَلْبٍ يُحِيطُ بِآلَائِكَ؟ وَأَيُّ عَقْلٍ يَزِنُ حِكْمَتَكَ؟ وَأَيُّ مَلَكٍ يُحْصِي عَطَايَاكَ؟ وَأَيُّ نَبِيٍّ، وَهُوَ أَعْرَفُ الْخَلْقِ بِكَ، إِلَّا وَقَدْ قَالَ: لَا أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْكَ، أَنْتَ كَمَا أَثْنَيْتَ عَلَى نَفْسِكَ.
İlâhî, eyyü lisânin yeblüğu senâek? Ve eyyü kalbin yuhîtu biâlâik? Ve eyyü aklin yezinü hikmetek? Ve eyyü melekin yuhsî atâyâk? Ve eyyü nebiyyin, ve hüve a‘rafü’l-halki bik, illâ ve kad kâle: lâ uhsî senâen aleyk, ente kemâ esneyte alâ nefsik.
İlâhî! Hangi dil senâna (övgüne) erişebilir? Hangi kalp nimetlerini kuşatabilir? Hangi akıl hikmetini tartabilir? Hangi melek ihsanlarını sayabilir? Hangi peygamber — ki o, mahlûkat içinde Seni en iyi tanıyandır — “Sana senâyı sayıp bitiremem; Sen kendini övdüğün gibisin” demekten başkasını yapmıştır ki?
فَسُبْحَانَكَ، مَا أَعْظَمَكَ حِينَ تُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ، وَمَا أَلْطَفَكَ حِينَ تُرَبِّي الْجَنِينَ فِي سِتْرِ الرَّحِمِ، وَمَا أَكْرَمَكَ حِينَ تُعْطِي الْعَبْدَ عَقْلًا ثُمَّ تَهْدِيهِ أَنْ يَعْرِفَ أَنَّ الْعَقْلَ مِنْكَ، وَمَا أَرْحَمَكَ حِينَ تُعْطِيهِ قُدْرَةً ثُمَّ تُنْقِذُهُ مِنْ أَنْ يَغْتَرَّ بِهَا.
Fesübhâneke, mâ a‘zameke hîne tuhricü’l-hayye mine’l-meyyit, ve mâ eltafeke hîne türabbi’l-cenîne fî sitri’r-rahim, ve mâ ekremeke hîne tu‘ti’l-abde aklen sümme tehdîhi en ya‘rife enne’l-akle mink, ve mâ erhameke hîne tu‘tîhi kudraten sümme tünkizuhû min en yağterre bihâ.
Seni tesbih ederim! Ölüden diriyi çıkarırken ne yücesin; cenîni rahmin örtüsünde büyütürken ne latîfsin; kula akıl verip sonra o aklın Senden olduğunu bilmeye onu hidâyet ederken ne kerîmsin; ona bir güç verip sonra da o güçle aldanmaktan onu kurtarırken ne rahîmsin!
اللَّهُمَّ إِنَّا نَحْمَدُكَ حَمْدَ الْمُقِرِّينَ بِالْعَجْزِ عَنْ حَمْدِكَ، وَنُسَبِّحُكَ تَسْبِيحَ مَنْ عَلِمَ أَنَّ تَسْبِيحَهُ نِعْمَةٌ مِنْكَ، وَنَشْكُرُكَ شُكْرَ مَنْ لَا يَمْلِكُ مِنَ الشُّكْرِ إِلَّا مَا عَلَّمْتَهُ، وَلَا مِنَ الْحَمْدِ إِلَّا مَا أَجْرَيْتَهُ عَلَى لِسَانِهِ.
Allâhümme innâ nahmedüke hamde’l-mukırrîne bi’l-aczi an hamdik, ve nüsebbihuke tesbîha men alime enne tesbîhahû ni‘metün mink, ve neşküruke şükra men lâ yemlikü mine’ş-şükri illâ mâ allemteh, ve lâ mine’l-hamdi illâ mâ ecreytehû alâ lisânih.
Allah’ım! Sana, Seni hamdetmekten âciz olduğunu ikrar edenlerin hamdiyle hamdederiz; tesbîhinin bile Senden bir nimet olduğunu bilenlerin tesbîhiyle Seni tesbih ederiz; şükürden ancak Senin öğrettiğine, hamdden ancak Senin diline akıttığına sahip olan kimsenin şükrüyle Sana şükrederiz.
يَا رَبِّ، مَا كَانَ مِنَّا مِنْ عِلْمٍ فَمِنْكَ، وَمَا كَانَ مِنَّا مِنْ فَهْمٍ فَبِنُورِكَ، وَمَا كَانَ مِنَّا مِنْ قُوَّةٍ فَبِحَوْلِكَ، وَمَا كَانَ مِنَّا مِنْ تَدْبِيرٍ فَبِإِذْنِكَ، وَمَا كَانَ مِنَّا مِنْ خَيْرٍ فَبِفَضْلِكَ، وَمَا كَانَ مِنَّا مِنْ سِتْرٍ فَبِرَحْمَتِكَ.
Yâ Rabbi, mâ kâne minnâ min ilmin feminke, ve mâ kâne minnâ min fehmin febinûrik, ve mâ kâne minnâ min kuvvetin febihavlik, ve mâ kâne minnâ min tedbîrin febiiznik, ve mâ kâne minnâ min hayrin febifadlik, ve mâ kâne minnâ min sitrin febirahmetik.
Yâ Rabbi! Bizden her ne ilim varsa Sendendir; her ne anlayış varsa Senin nûrunladır; her ne kuvvet varsa Senin havlinledir (kudretinledir); her ne tedbîr varsa Senin izninledir; her ne hayır varsa Senin fazlınladır; her ne örtülmüş ayıp varsa Senin rahmetinledir.
فَلَكَ الْحَمْدُ عَلَى أَنْ خَلَقْتَنَا بَعْدَ أَنْ لَمْ نَكُنْ، وَلَكَ الْحَمْدُ عَلَى أَنْ صَوَّرْتَنَا فَأَحْسَنْتَ صُوَرَنَا، وَلَكَ الْحَمْدُ عَلَى أَنْ رَزَقْتَنَا فِي الْبَطْنِ وَنَحْنُ غَافِلُونَ، وَلَكَ الْحَمْدُ عَلَى أَنْ أَخْرَجْتَنَا إِلَى الدُّنْيَا وَنَحْنُ ضُعَفَاءُ، وَلَكَ الْحَمْدُ عَلَى أَنْ سَتَرْتَنَا وَنَحْنُ مُقَصِّرُونَ، وَلَكَ الْحَمْدُ عَلَى أَنْ دَعَوْتَنَا إِلَيْكَ وَنَحْنُ هَارِبُونَ.
Feleke’l-hamdü alâ en halaktenâ ba‘de en lem nekün, ve leke’l-hamdü alâ en savvertenâ feahsente suveranâ, ve leke’l-hamdü alâ en razaktenâ fi’l-batni ve nahnü ğâfilûn, ve leke’l-hamdü alâ en ahractenâ ile’d-dünyâ ve nahnü duafâ’, ve leke’l-hamdü alâ en setertenâ ve nahnü mükassırûn, ve leke’l-hamdü alâ en deavtenâ ileyke ve nahnü hâribûn.
Bizi yokken yarattığın için Sana hamd olsun; bize sûret verip sûretlerimizi güzel kıldığın için Sana hamd olsun; biz gâfilken karnın içinde bizi rızıklandırdığın için Sana hamd olsun; biz zayıflar iken bizi dünyaya çıkardığın için Sana hamd olsun; biz kusurlular iken bizi örttüğün için Sana hamd olsun; biz Senden kaçarken bizi Sana çağırdığın için Sana hamd olsun.
سُبْحَانَكَ يَا مَنْ جَعَلَ مِنَ الْعَلَقَةِ إِنْسَانًا، وَمِنَ الْإِنْسَانِ عَابِدًا، وَمِنَ الْعَابِدِ عَارِفًا، وَمِنَ الْعَارِفِ مُحِبًّا، وَمِنَ الْمُحِبِّ دَمْعَةً تَقُولُ مَا عَجَزَتْ عَنْهُ الْأَلْسِنَةُ.
Sübhâneke yâ men ceale mine’l-alekati insânâ, ve mine’l-insâni âbidâ, ve mine’l-âbidi ârifâ, ve mine’l-ârifi muhibbâ, ve mine’l-muhibbi dem‘aten tekûlü mâ aceze anhü’l-elsineh.
Seni tesbih ederim, ey alakadan bir insan, insandan bir âbid (kul), âbidden bir ârif, âriften bir muhib (seven), sevenden de dillerin söylemekten âciz kaldığını söyleyen bir gözyaşı var eden!
رَبَّنَا، هَذَا ثَنَاؤُنَا عَلَيْكَ، وَهُوَ قَلِيلٌ فِي حَقِّكَ، ضَعِيفٌ أَمَامَ جَلَالِكَ، مَحْدُودٌ أَمَامَ كَمَالِكَ؛ فَاقْبَلْهُ مِنَّا بِفَضْلِكَ، لَا بِقَدْرِهِ، وَارْفَعْهُ إِلَيْكَ بِرَحْمَتِكَ، لَا بِاسْتِحْقَاقِنَا.
Rabbenâ, hâzâ senâünâ aleyk, ve hüve kalîlün fî hakkik, daîfün emâme celâlik, mahdûdün emâme kemâlik; fakbelhü minnâ bifadlik, lâ bikadrih, verfa‘hü ileyke birahmetik, lâ bistihkâkinâ.
Rabbimiz! İşte bu, Sana senâmız; Senin hakkında azdır, celâlin karşısında zayıftır, kemâlin karşısında sınırlıdır. Onu bizden, değeriyle değil, fazlınla kabul buyur; ve bize lâyık olduğumuz için değil, rahmetinle Sana yükselt.
اللَّهُمَّ اجْعَلْ عَقْلَنَا شَاهِدًا لَكَ، وَلِسَانَنَا ذَاكِرًا لَكَ، وَقَلْبَنَا خَاشِعًا بَيْنَ يَدَيْكَ، وَعَمَلَنَا خَالِصًا لِوَجْهِكَ، وَقُوَّتَنَا مُعْتَرِفَةً بِحَوْلِكَ، وَنَجَاحَنَا مَرْدُودًا إِلَى فَضْلِكَ، وَكُلَّ مَا نَفْعَلُهُ شَاهِدًا أَنَّهُ لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِكَ.
Allâhümme’c‘al aklenâ şâhiden lek, ve lisânenâ zâkiren lek, ve kalbenâ hâşian beyne yedeyk, ve amelenâ hâlisan livechik, ve kuvvetenâ mu‘terifeten bihavlik, ve necâhanâ merdûden ilâ fadlik, ve külle mâ nef‘alühû şâhiden ennehû lâ havle ve lâ kuvvete illâ bik.
Allah’ım! Aklımızı Sana şahit, dilimizi Seni zikreden, kalbimizi huzurunda huşû içinde, amelimizi yalnız Senin vechin için hâlis, kuvvetimizi Senin havline itiraf eden, başarımızı Senin fazlına döndürülmüş, ve yaptığımız her şeyi “Senden başka güç ve kuvvet yoktur” diye şahitlik eden kıl.
الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى، وَقَدَّرَ فَهَدَى، وَأَعْطَى فَأَغْنَى، وَسَتَرَ فَعَفَا، وَأَلْهَمَ فَأَحْيَا، وَدَعَا فَقَرَّبَ، وَرَزَقَ فَأَكْرَمَ.
El-hamdü lillâhillezî halaka fesevvâ, ve kaddera fehedâ, ve a‘tâ feağnâ, ve setera feafâ, ve elheme feahyâ, ve deâ fekarrabe, ve razaka feekrame.
Hamd, yaratıp düzene koyan, takdir edip yol gösteren, verip zengin kılan, örtüp bağışlayan, ilham edip dirilten, çağırıp yaklaştıran, rızıklandırıp ikram eden Allah’a mahsustur.
الْحَمْدُ لِلَّهِ أَوَّلًا وَآخِرًا، ظَاهِرًا وَبَاطِنًا، سِرًّا وَعَلَانِيَةً، فِي الْبَدْءِ وَالْمُنْتَهَى، فِي النُّطْفَةِ وَالْعَلَقَةِ، فِي الْقَلْبِ وَالنَّفَسِ، فِي الدَّمْعَةِ وَالسُّجُودِ، فِي الْعِلْمِ وَالْعَجْزِ، فِي الْقُوَّةِ وَالِافْتِقَارِ.
El-hamdü lillâhi evvelen ve âhirâ, zâhiren ve bâtınâ, sirran ve alâniyeh, fi’l-bed’i ve’l-müntehâ, fi’n-nutfeti ve’l-alekah, fi’l-kalbi ve’n-nefes, fi’d-dem‘ati ve’s-sücûd, fi’l-ilmi ve’l-acz, fi’l-kuvveti ve’l-iftikâr.
Hamd, evvelde ve âhirde, zâhirde ve bâtında, gizlide ve açıkta, başlangıçta ve sonda, nutfede ve alakada, kalpte ve nefeste, gözyaşında ve secdede, ilimde ve acizlikte, kuvvette ve fakr (muhtaçlık) hâlinde Allah’a mahsustur.
سُبْحَانَ رَبِّنَا الْعَلِيِّ الْأَعْلَى، سُبْحَانَ مَنْ لَا يُحَاطُ بِجَلَالِهِ، وَلَا يُدْرَكُ كُنْهُ كَمَالِهِ، وَلَا يَبْلُغُ عَبْدٌ مِدْحَتَهُ، وَلَا يَسْتَوْفِي خَلْقٌ حَمْدَهُ.
Sübhâne rabbine’l-aliyyi’l-a‘lâ, sübhâne men lâ yuhâtu bicelâlih, ve lâ yüdrekü künhü kemâlih, ve lâ yeblüğu abdün midhateh, ve lâ yestevfî halkun hamdeh.
Yüce ve en yüksek olan Rabbimizi tesbih ederim; celâli kuşatılamayan, kemâlinin künhüne erişilemeyen, hiçbir kulun övgüsüne ulaşamadığı, hiçbir mahlûkun hamdini eksiksiz edâ edemediği Zât’ı tesbih ederim.
لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، سُبْحَانَكَ، إِنَّا كُنَّا مِنَ الظَّالِمِينَ.
Lâ ilâhe illâ ente, sübhâneke, innâ künnâ mine’z-zâlimîn.
Senden başka ilâh yoktur; Seni tenzih ederim, gerçekten biz zalimlerden olduk.
وَصَلِّ اللَّهُمَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، عَبْدِكَ وَرَسُولِكَ، وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ، وَسَلِّمْ تَسْلِيمًا كَثِيرًا.
Ve salli’llâhümme alâ seyyidinâ Muhammedin, abdike ve rasûlik, ve alâ âlihî ve sahbih, ve sellim teslîmen kesîrâ.
Allah’ım! Kulun ve Rasûlün Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashâbına salât eyle ve çokça selâm ver.