← el-MahvîZikir MünâcâtıTRARENPDF ↓

مُنَاجَاةُ الذِّكْرِ بَعْدَ النِّسْيَانِ

«مَرْضُ الْغَفْلَةِ وَدَوَاءُ الْحَمْدِ»


Zikir Münâcâtı

Gaflet Hastalığı ve Hamd Devâsı

Unuttuğumuzda bizi anan Rabbe bir zikir ve istiâne münâcâtı: âlet, başarı ve nimet elde iken gaflete değil hamde, davaya değil secdeye. Arapça aslı, Latin okunuşu ve Türkçesiyle.

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي ذَكَرَنَا حِينَ نَسِينَاهُ، وَأَقْبَلَ عَلَيْنَا حِينَ أَدْبَرْنَا، وَقَرُبَ مِنَّا حِينَ ظَنَنَّا الْبُعْدَ، وَسَتَرَنَا حِينَ عَرَفَ مِنَّا مَا لَوْ كَشَفَهُ لَاسْتَحْيَتْ مِنَّا وُجُوهُنَا.

El-hamdü lillâhillezî zekeranâ hîne nesînâh, ve akbele aleynâ hîne edbernâ, ve karube minnâ hîne zanenne’l-bu‘d, ve seteranâ hîne arafe minnâ mâ lev keşefehû lâstehyet minnâ vücûhünâ.

Hamd, biz O’nu unuttuğumuzda bizi anan, biz sırt çevirdiğimizde bize yönelen, biz uzaklığı sandığımızda bize yaklaşan ve bizde öyle şeyler bilip de onları açığa çıkarsa yüzlerimizin bizden utanacağı hâlde bizi örten Allah’a mahsustur.

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَمْ يَجْعَلْ نِسْيَانَنَا قَاطِعًا لِرَحْمَتِهِ، وَلَا غَفْلَتَنَا حِجَابًا لَا يُرْفَعُ عَنْ بَابِهِ، بَلْ جَعَلَ فِي كُلِّ غَفْلَةٍ بَابَ تَذْكِرَةٍ، وَفِي كُلِّ سَقْطَةٍ مَوْضِعَ تَوْبَةٍ، وَفِي كُلِّ عَجْزٍ سِرَّ الِاسْتِعَانَةِ.

El-hamdü lillâhillezî lem yec‘al nisyânenâ kâtıan lirahmetih, ve lâ gafletenâ hicâben lâ yürfeu an bâbih, bel ceale fî külli gafletin bâbe tezkirah, ve fî külli saktatin mevdıa tevbeh, ve fî külli aczin sirre’l-istiâneh.

Hamd, unutkanlığımızı rahmetini kesen bir engel, gafletimizi de kapısından kalkmayan bir perde kılmayan; bilakis her gaflette bir hatırlatma kapısı, her düşüşte bir tevbe yeri, her acizlikte bir yardım isteme (istiâne) sırrı koyan Allah’a mahsustur.

سُبْحَانَ مَنْ خَلَقَ الْإِنْسَانَ ضَعِيفًا، وَجَعَلَ فِي ضَعْفِهِ طَرِيقًا إِلَى مَعْرِفَتِهِ، وَخَلَقَهُ نَسِيًّا، وَجَعَلَ فِي نِسْيَانِهِ حَاجَةً إِلَى ذِكْرِهِ، وَخَلَقَهُ فَقِيرًا، وَجَعَلَ فِي فَقْرِهِ شَاهِدًا عَلَى غِنَاهُ.

Sübhâne men halaka’l-insâne daîfâ, ve ceale fî da‘fihî tarîkan ilâ ma‘rifetih, ve halakahû nesiyyâ, ve ceale fî nisyânihî hâceten ilâ zikrih, ve halakahû fakîrâ, ve ceale fî fakrihî şâhiden alâ gınâh.

İnsanı zayıf yaratıp zayıflığında kendisini tanımaya bir yol koyan; onu unutkan yaratıp unutkanlığında kendi zikrine bir ihtiyaç koyan; onu fakir yaratıp fakirliğinde kendi zenginliğine (gınâsına) bir şahit koyan Allah’ı tesbih ederim.

إِلَهِي، مَا أَعْجَبَ أَمْرَنَا مَعَكَ. نَنْسَاكَ وَأَنْتَ لَا تَنْسَانَا، وَنَغْفَلُ عَنْكَ وَأَنْتَ تَكْلَؤُنَا، وَنَظُنُّ أَنَّا نَعْمَلُ وَأَنْتَ الَّذِي تُجْرِي الْعَمَلَ فِي أَيْدِينَا، وَنَظُنُّ أَنَّا نَفْهَمُ وَأَنْتَ الَّذِي تَفْتَحُ مَغَالِيقَ الْفَهْمِ فِي قُلُوبِنَا.

İlâhî, mâ a‘cebe emrenâ meak. Nensâke ve ente lâ tensânâ, ve nagfülü anke ve ente tekleünâ, ve nezunnü ennâ na‘melü ve ente’llezî tücri’l-amele fî eydînâ, ve nezunnü ennâ nefhemü ve ente’llezî teftehu megâlîka’l-fehmi fî kulûbinâ.

İlâhî! Seninle hâlimiz ne acayip. Biz Seni unuturuz, Sen bizi unutmazsın; biz Senden gafil oluruz, Sen bizi görüp gözetirsin; biz “yapıyoruz” zannederiz, oysa ameli ellerimizde yürüten Sensin; biz “anlıyoruz” zannederiz, oysa kalplerimizde anlayışın kilitlerini açan Sensin.

إِلَهِي، أَنْتَ أَقْرَبُ إِلَيَّ مِنِّي، وَأَعْلَمُ بِي مِنْ عِلْمِي بِنَفْسِي، وَأَرْحَمُ بِي مِنْ رَحْمَتِي بِنَفْسِي. أَنْتَ الْقَرِيبُ الَّذِي لَا يَبْعُدُهُ نِسْيَانُ الْعَبْدِ، وَأَنْتَ الْحَفِيظُ الَّذِي لَا يُغْفِلُهُ ضَعْفُ الذَّاكِرِينَ، وَأَنْتَ الْكَرِيمُ الَّذِي يُعْطِي قَبْلَ السُّؤَالِ، ثُمَّ يُلْهِمُ السُّؤَالَ، ثُمَّ يَقْبَلُ الشُّكْرَ، ثُمَّ يَجْعَلُ الشُّكْرَ نِعْمَةً أُخْرَى تَحْتَاجُ إِلَى شُكْرٍ جَدِيدٍ.

İlâhî, ente akrabü ileyye minnî, ve a‘lemü bî min ilmî binefsî, ve erhamü bî min rahmetî binefsî. Ente’l-karîbü’llezî lâ yüb‘ıduhû nisyânü’l-abd, ve ente’l-hafîzu’llezî lâ yüğfiluhû da‘fü’z-zâkirîn, ve ente’l-kerîmü’llezî yu‘tî kable’s-süâl, sümme yülhimü’s-süâl, sümme yakbelü’ş-şükr, sümme yec‘alü’ş-şükra ni‘meten uhrâ tahtâcü ilâ şükrin cedîd.

İlâhî! Sen bana benden daha yakınsın, beni benim kendimi bildiğimden daha iyi bilirsin, bana benim kendime merhametimden daha merhametlisin. Sen o Karîb’sin ki kulun unutması Seni uzaklaştırmaz; Sen o Hafîz’sin ki zâkirlerin zayıflığı Seni gaflete düşürmez; Sen o Kerîm’sin ki istenmeden verir, sonra istemeyi ilham eder, sonra şükrü kabul eder, sonra da şükrü yeni bir şükre muhtaç başka bir nimet kılar.

يَا رَبِّ، إِنْ قُلْتُ: عَمِلْتُ، فَأَنْتَ الَّذِي أَعَنْتَ. وَإِنْ قُلْتُ: فَهِمْتُ، فَأَنْتَ الَّذِي نَوَّرْتَ. وَإِنْ قُلْتُ: أَنْجَزْتُ، فَأَنْتَ الَّذِي قَدَّرْتَ وَيَسَّرْتَ. وَإِنْ قُلْتُ: أَحْسَنْتُ، فَمَا الْإِحْسَانُ إِلَّا مِنْ فَضْلِكَ. وَإِنْ قُلْتُ: صَبَرْتُ، فَأَنْتَ الَّذِي شَدَدْتَ قَلْبِي. وَإِنْ قُلْتُ: رَاقَبْتُ، فَأَنْتَ الَّذِي أَيْقَظْتَ عَيْنَ بَصِيرَتِي.

Yâ Rabbi, in kultü: amiltü, feente’llezî eant. Ve in kultü: fehimtü, feente’llezî nevvert. Ve in kultü: enceztü, feente’llezî kadderte ve yessert. Ve in kultü: ahsentü, feme’l-ihsânü illâ min fadlik. Ve in kultü: sabertü, feente’llezî şededte kalbî. Ve in kultü: râkabtü, feente’llezî eykazte ayne basîratî.

Yâ Rabbi! “Yaptım” desem, yardım eden Sensin. “Anladım” desem, nûrlandıran Sensin. “Başardım” desem, takdir edip kolaylaştıran Sensin. “İyi yaptım” desem, iyilik (ihsan) ancak Senin fazlındandır. “Sabrettim” desem, kalbimi pekiştiren Sensin. “Murâkabe ettim (nefsimi gözettim)” desem, basîretimin gözünü uyandıran Sensin.

لَا حَوْلَ لِي إِلَّا بِحَوْلِكَ، وَلَا قُوَّةَ لِي إِلَّا بِقُوَّتِكَ، وَلَا عِلْمَ لِي إِلَّا مَا عَلَّمْتَنِي، وَلَا ذِكْرَ لِي إِلَّا مَا أَجْرَيْتَهُ عَلَى لِسَانِي، وَلَا تَوْبَةَ لِي إِلَّا مَا فَتَحْتَ بَابَهَا، وَلَا شُكْرَ لِي إِلَّا مَا أَلْهَمْتَنِي إِيَّاهُ.

Lâ havle lî illâ bihavlik, ve lâ kuvvete lî illâ bikuvvetik, ve lâ ilme lî illâ mâ allemtenî, ve lâ zikre lî illâ mâ ecreytehû alâ lisânî, ve lâ tevbete lî illâ mâ fetahte bâbehâ, ve lâ şükre lî illâ mâ elhemtenî iyyâh.

Senin havlin olmadan bende bir güç, Senin kuvvetin olmadan bende bir kuvvet, Senin öğrettiğinden başka bir ilim, dilime akıttığından başka bir zikir, kapısını açtığından başka bir tevbe, bana ilham ettiğinden başka bir şükür yoktur.

إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ.

İyyâke na‘büdü ve iyyâke nesteîn.

Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım isteriz.

نَعْبُدُكَ لِأَنَّكَ أَهْلُ الْعِبَادَةِ، وَنَسْتَعِينُ بِكَ لِأَنَّنَا لَا نَمْلِكُ مِنْ أَنْفُسِنَا شَيْئًا. نَعْبُدُكَ فِي الضَّعْفِ، وَنَسْتَعِينُ بِكَ عَلَى الضَّعْفِ. نَعْبُدُكَ فِي الْعَمَلِ، وَنَسْتَعِينُ بِكَ عَلَى الْعَمَلِ. نَعْبُدُكَ فِي الذِّكْرِ، وَنَسْتَعِينُ بِكَ عَلَى أَلَّا نَنْسَى. نَعْبُدُكَ فِي النِّعْمَةِ، وَنَسْتَعِينُ بِكَ عَلَى أَلَّا نَطْغَى بِهَا.

Na‘büdüke lienneke ehlü’l-ibâdeh, ve nesteînü bike liennenâ lâ nemlikü min enfüsinâ şey’â. Na‘büdüke fi’d-da‘f, ve nesteînü bike ale’d-da‘f. Na‘büdüke fi’l-amel, ve nesteînü bike ale’l-amel. Na‘büdüke fi’z-zikr, ve nesteînü bike alâ ellâ nensâ. Na‘büdüke fi’n-ni‘meh, ve nesteînü bike alâ ellâ natğâ bihâ.

Sana ibadet ederiz, çünkü ibadete lâyık olan Sensin; Senden yardım dileriz, çünkü kendimizden hiçbir şeye mâlik değiliz. Zayıflık içinde Sana ibadet eder, zayıflığa karşı Senden yardım isteriz. Amelde Sana ibadet eder, amel için Senden yardım isteriz. Zikirde Sana ibadet eder, unutmamak için Senden yardım isteriz. Nimet içinde Sana ibadet eder, onunla azmamak için Senden yardım isteriz.

إِلَهِي، لَا تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ، وَلَا أَقَلَّ مِنْ ذَلِكَ، وَلَا إِلَى عَقْلِي وَإِنْ فَتَحْتَهُ، وَلَا إِلَى قَلْبِي وَإِنْ رَقَّقْتَهُ، وَلَا إِلَى عَمَلِي وَإِنْ بَارَكْتَهُ، وَلَا إِلَى قُدْرَتِي وَإِنْ أَظْهَرْتَهَا، فَإِنَّ كُلَّ مَا فِيَّ مِنْ خَيْرٍ فَمِنْكَ، وَكُلَّ مَا فِيَّ مِنْ سَتْرٍ فَبِكَ، وَكُلَّ مَا فِيَّ مِنْ رَجَاءٍ فَإِلَيْكَ.

İlâhî, lâ tekilnî ilâ nefsî tarfete ayn, ve lâ ekalle min zâlik, ve lâ ilâ aklî ve in fetahteh, ve lâ ilâ kalbî ve in rakkakteh, ve lâ ilâ amelî ve in bârekteh, ve lâ ilâ kudratî ve in azhertehâ, feinne külle mâ fiyye min hayrin feminke, ve külle mâ fiyye min setrin febik, ve külle mâ fiyye min recâin feileyk.

İlâhî! Beni göz açıp kapayıncaya kadar, hatta ondan daha az bir süre bile nefsime bırakma; açmış olsan da aklıma, inceltmiş olsan da kalbime, bereketlendirmiş olsan da amelime, açığa çıkarmış olsan da gücüme bırakma. Çünkü bendeki her hayır Senden, her örtü (setr) Seninledir, her ümit Sanadır.

يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى ذِكْرِكَ. يَا مُصَرِّفَ الْأُمُورِ، صَرِّفْ عَمَلِي إِلَى مَرْضَاتِكَ. يَا نُورَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ، اجْعَلْ لِي مِنْ نُورِكَ نُورًا أَمْشِي بِهِ فِي الْقَرَارِ وَالْحَيْرَةِ، وَفِي الْفَهْمِ وَالْعَجْزِ، وَفِي الْعَمَلِ وَالتَّوَقُّفِ، وَفِي الْكَلَامِ وَالسُّكُوتِ.

Yâ mukallibe’l-kulûb, sebbit kalbî alâ zikrik. Yâ musarrife’l-umûr, sarrif amelî ilâ merdâtik. Yâ nûre’s-semâvâti ve’l-ard, ic‘al lî min nûrike nûran emşî bihî fi’l-karâri ve’l-hayrah, ve fi’l-fehmi ve’l-acz, ve fi’l-ameli ve’t-tevakkuf, ve fi’l-kelâmi ve’s-sükût.

Ey kalpleri evirip çeviren! Kalbimi zikrinde sâbit kıl. Ey işleri çekip çeviren! Amelimi rızana yönelt. Ey göklerin ve yerin nûru! Bana nûrundan bir nûr ver de onunla yürüyeyim: kararda ve şaşkınlıkta, anlayışta ve acizlikte, amelde ve duraklamada, konuşmada ve susmada.

إِلَهِي، إِنْ فَتَحْتَ لِي بَابَ الْإِبْدَاعِ فَلَا تَجْعَلْهُ بَابَ عُجْبٍ، وَإِنْ أَجْرَيْتَ عَلَى يَدِي عَمَلًا فَلَا تَجْعَلْهُ حِجَابًا بَيْنِي وَبَيْنَكَ، وَإِنْ أَلْهَمْتَنِي مَعْنًى فَلَا تَجْعَلْنِي أَنْسَى أَنَّ الْمَعْنَى عَطِيَّتُكَ، وَإِنْ جَعَلْتَ لِي سَبَبًا مِنْ أَسْبَابِ زَمَانِي فَلَا تَجْعَلْنِي أَعْبُدُ السَّبَبَ وَأَنْسَى مُسَبِّبَ الْأَسْبَابِ.

İlâhî, in fetahte lî bâbe’l-ibdâi felâ tec‘alhü bâbe ucb, ve in ecreyte alâ yedî amelen felâ tec‘alhü hicâben beynî ve beynek, ve in elhemtenî ma‘nen felâ tec‘alnî ensâ enne’l-ma‘nâ atıyyetük, ve in cealte lî sebeben min esbâbi zemânî felâ tec‘alnî a‘büdü’s-sebebe ve ensâ müsebbibe’l-esbâb.

İlâhî! Bana bir yaratıcılık (ibdâ) kapısı açarsan, onu bir ucub (kendini beğenme) kapısı kılma; elimde bir ameli yürütürsen, onu benimle Senin aranda bir perde kılma; bana bir mânâ ilham edersen, o mânânın Senin ihsanın olduğunu unutturma; bana zamanımın sebeplerinden bir sebep verirsen, beni sebebe tapıp Sebepler’in Müsebbibi’ni unutan kılma.

فَكَمْ مِنْ آلَةٍ جَعَلْتَهَا فِي يَدِ عَبْدٍ فَضَاعَ بِهَا، وَكَمْ مِنْ آلَةٍ جَعَلْتَهَا فِي يَدِ عَبْدٍ فَاهْتَدَى بِهَا، وَالْفَرْقُ لَيْسَ فِي الْآلَةِ، وَلَكِنْ فِي النِّيَّةِ، وَالْمُرَاقَبَةِ، وَالْهُدَى، وَالتَّوْفِيقِ.

Fekem min âletin cealtehâ fî yedi abdin fedâa bihâ, ve kem min âletin cealtehâ fî yedi abdin fehtedâ bihâ, ve’l-farku leyse fi’l-âleh, ve lâkin fi’n-niyyeh, ve’l-murâkabeh, ve’l-hüdâ, ve’t-tevfîk.

Nice âlet vardır ki onu bir kulun eline verdin de o, onunla helâk oldu; nice âlet de vardır ki onu bir kulun eline verdin de o, onunla hidâyete erdi. Fark âlette değil; niyette, murâkabede, hidâyette ve tevfîktedir.

فَاجْعَلْ مَا فِي أَيْدِينَا مِنَ الْأَسْبَابِ خَادِمًا لِلْحَقِّ، لَا صَنَمًا لِلْغَفْلَةِ. وَاجْعَلْ مَا فَتَحْتَهُ عَلَيْنَا مِنَ الْعِلْمِ سُلَّمًا إِلَى الشُّكْرِ، لَا طَرِيقًا إِلَى الْكِبْرِ. وَاجْعَلْ مَا أَلْهَمْتَنَا مِنَ الْفِطْنَةِ عَهْدًا مَعَ الْمَسْؤُولِيَّةِ، لَا دَعْوَى مَعَ النَّفْسِ.

Fec‘al mâ fî eydînâ mine’l-esbâbi hâdimen li’l-hakk, lâ sanemen li’l-gafleh. Vec‘al mâ fetahtehû aleynâ mine’l-ilmi süllemen ile’ş-şükr, lâ tarîkan ile’l-kibr. Vec‘al mâ elhemtenâ mine’l-fitneti ahden mea’l-mes’ûliyyeh, lâ da‘vâ mea’n-nefs.

Ellerimizdeki sebepleri Hakk’a hizmet eden kıl, gaflete bir put değil. Bize açtığın ilmi şükre bir merdiven kıl, kibre bir yol değil. Bize ilham ettiğin zekâyı (fitnet) sorumlulukla bir ahit kıl, nefisle bir dava değil.

رَبِّ، إِنْ شِئْتَ رَفَعْتَ، وَإِنْ شِئْتَ وَضَعْتَ، وَإِنْ شِئْتَ فَتَحْتَ، وَإِنْ شِئْتَ قَبَضْتَ، وَإِنْ شِئْتَ أَنْطَقْتَ، وَإِنْ شِئْتَ أَسْكَتَّ، وَإِنْ شِئْتَ جَمَعْتَ، وَإِنْ شِئْتَ فَرَّقْتَ. فَلَا أَمْرَ لِي مَعَ أَمْرِكَ، وَلَا تَدْبِيرَ لِي مَعَ تَدْبِيرِكَ، وَلَا اخْتِيَارَ لِي إِلَّا أَنْ تَخْتَارَ لِي مَا يُقَرِّبُنِي مِنْكَ.

Rabbi, in şi’te rafa‘te, ve in şi’te vada‘te, ve in şi’te fetahte, ve in şi’te kabadte, ve in şi’te entakte, ve in şi’te eskette, ve in şi’te cema‘te, ve in şi’te ferrakte. Felâ emre lî mea emrik, ve lâ tedbîre lî mea tedbîrik, ve lâ ihtiyâre lî illâ en tahtâre lî mâ yükarribunî mink.

Rabbim! Dilersen yükseltir, dilersen alçaltırsın; dilersen açar, dilersen tutarsın; dilersen konuşturur, dilersen susturursun; dilersen bir araya getirir, dilersen ayırırsın. Senin emrinle benim bir emrim, Senin tedbîrinle benim bir tedbîrim, beni Sana yaklaştıracak olanı benim için seçmenden başka bir tercihim yoktur.

إِلَهِي، إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنْ عَمَلٍ يَكْبُرُ فِي أَعْيُنِنَا وَيَصْغُرُ عِنْدَكَ، وَمِنْ كَلَامٍ يَبْهَرُ الْخَلْقَ وَلَا يَصْعَدُ إِلَيْكَ، وَمِنْ ذَكَاءٍ يَقْطَعُ عَنْكَ، وَمِنْ نَجَاحٍ يُنْسِي صَاحِبَهُ مَنْ أَنْجَحَهُ، وَمِنْ نِعْمَةٍ تَصِيرُ عَلَى الْقَلْبِ فِتْنَةً بَعْدَ أَنْ كَانَتْ فَضْلًا.

İlâhî, innâ neûzü bike min amelin yekbüru fî a‘yüninâ ve yasğuru indek, ve min kelâmin yebhüru’l-halka ve lâ yas‘adü ileyk, ve min zekâin yaktau ank, ve min necâhin yünsî sâhibehû men encaha, ve min ni‘metin tasîru ale’l-kalbi fitneten ba‘de en kânet fadlâ.

İlâhî! Gözümüzde büyüyüp Senin katında küçülen bir amelden, halkı hayran bırakıp da Sana yükselmeyen bir sözden, Senden koparan bir zekâdan, sahibine kendisini başarılı kılanı unutturan bir başarıdan ve bir lütuf iken kalp üzerinde bir fitneye dönüşen bir nimetten Sana sığınırız.

اللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الَّذِينَ إِذَا أُعْطُوا شَكَرُوا، وَإِذَا ذَكَرُوا خَشَعُوا، وَإِذَا عَمِلُوا اسْتَعَانُوا، وَإِذَا أَخْطَؤُوا اسْتَغْفَرُوا، وَإِذَا نَجَحُوا رَدُّوا النَّجَاحَ إِلَيْكَ، وَإِذَا فُتِحَ لَهُمْ بَابٌ قَالُوا: هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي.

Allâhümme’c‘alnâ mine’llezîne izâ u‘tû şekerû, ve izâ zekerû haşeû, ve izâ amilû isteânû, ve izâ ahteû isteğferû, ve izâ necahû reddü’n-necâha ileyk, ve izâ fütiha lehüm bâbün kâlû: hâzâ min fadli rabbî.

Allah’ım! Bizi şunlardan kıl: verildiklerinde şükrederler, zikrettiklerinde huşû duyarlar, amel ettiklerinde Senden yardım isterler, hata ettiklerinde istiğfâr ederler, başardıklarında başarıyı Sana döndürürler ve kendilerine bir kapı açıldığında “Bu, Rabbimin fazlındandır” derler.

يَا رَبِّ، أَعِنَّا عَلَى ذِكْرِكَ، وَشُكْرِكَ، وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ. أَعِنَّا عَلَى أَنْ نَعْمَلَ وَلَا نَغْتَرَّ، وَأَنْ نَفْهَمَ وَلَا نَتَكَبَّرَ، وَأَنْ نُبْدِعَ وَلَا نَدَّعِي، وَأَنْ نَنْتَفِعَ بِالْأَسْبَابِ وَلَا نَسْكُنَ إِلَيْهَا، وَأَنْ نَسِيرَ فِي الْأَرْضِ وَقُلُوبُنَا مُعَلَّقَةٌ بِالسَّمَاءِ.

Yâ Rabbi, einnâ alâ zikrike ve şükrike ve hüsni ibâdetik. Einnâ alâ en na‘mele ve lâ nağterr, ve en nefheme ve lâ netekebber, ve en nübdia ve lâ neddaî, ve en nentefia bi’l-esbâbi ve lâ nesküne ileyhâ, ve en nesîra fi’l-ardı ve kulûbunâ muallakatün bi’s-semâ’.

Yâ Rabbi! Zikrine, şükrüne ve güzelce ibadetine bize yardım et. Amel edip de aldanmamaya, anlayıp da kibirlenmemeye, üretip (ibdâ) de kendimize mâl etmemeye, sebeplerden faydalanıp da onlara yaslanıp kalmamaya, ve yeryüzünde yürürken kalplerimiz göğe asılı kalmaya bize yardım et.

إِلَهِي، إِنَّ ذُنُوبَنَا لَا تَخْفَى عَلَيْكَ، وَإِنَّ ضَعْفَنَا لَا يَغِيبُ عَنْ عِلْمِكَ، وَإِنَّ جَهْلَنَا لَا يَحْتَاجُ إِلَى بَيَانٍ عِنْدَكَ. فَاغْفِرْ لَنَا مَا كَانَ مِنَّا فِي الْغَفْلَةِ، وَاسْتُرْ مَا كَانَ مِنَّا فِي الْجَهَالَةِ، وَبَارِكْ فِيمَا فَتَحْتَهُ عَلَيْنَا بَعْدَ التَّوْبَةِ، وَاجْعَلِ الْمَاضِيَ عِبْرَةً، لَا قَيْدًا، وَاجْعَلِ التَّوْبَةَ بَابًا، لَا كَلِمَةً، وَاجْعَلِ الشُّكْرَ حَيَاةً، لَا لَحْظَةً.

İlâhî, inne zünûbenâ lâ tahfâ aleyk, ve inne da‘fenâ lâ yağîbü an ilmik, ve inne cehlenâ lâ yahtâcü ilâ beyânin indek. Fağfir lenâ mâ kâne minnâ fi’l-gafleh, vestür mâ kâne minnâ fi’l-cehâleh, ve bârik fîmâ fetahtehû aleynâ ba‘de’t-tevbeh, vec‘ali’l-mâdiye ibraten, lâ kaydâ, vec‘ali’t-tevbete bâben, lâ kelimeh, vec‘ali’ş-şükra hayâten, lâ lahzah.

İlâhî! Günahlarımız Sana gizli değildir, zayıflığımız ilminden kaybolmaz, cehâletimizin Senin katında açıklanmaya ihtiyacı yoktur. Öyleyse gaflette işlediklerimizi bağışla, cehâletle işlediklerimizi ört, tevbeden sonra bize açtıklarını bereketlendir; geçmişi bir ibret kıl, bir pranga değil; tevbeyi bir kapı kıl, bir kelime değil; şükrü bir ömür kıl, bir an değil.

رَبَّنَا، لَا نَدَّعِي مَقَامًا، وَلَا نَطْلُبُ ظُهُورًا، وَلَا نَزْعُمُ لِأَنْفُسِنَا شَيْئًا. إِنَّمَا نَسْأَلُكَ عَوْنًا صَادِقًا، وَقَلْبًا ذَاكِرًا، وَلِسَانًا شَاكِرًا، وَعَقْلًا مُنِيرًا، وَعَمَلًا مُتَقَبَّلًا، وَسِرًّا لَا يَفْسُدُ بِالنَّظَرِ إِلَى النَّفْسِ.

Rabbenâ, lâ neddaî makâmâ, ve lâ natlübü zuhûrâ, ve lâ nez‘umü lienfüsinâ şey’â. İnnemâ nes’elüke avnen sâdikâ, ve kalben zâkirâ, ve lisânen şâkirâ, ve aklen münîrâ, ve amelen mütekabbelâ, ve sirran lâ yefsüdü bi’n-nazari ile’n-nefs.

Rabbimiz! Bir makam iddia etmiyor, öne çıkmayı istemiyor, kendimize bir şey yakıştırmıyoruz. Senden yalnızca sâdık bir yardım, zikreden bir kalp, şükreden bir dil, aydınlık bir akıl, kabul edilmiş bir amel ve nefse bakışla bozulmayan bir iç dünya (sır) istiyoruz.

فَأَيِّدْنَا بِرُوحٍ مِنْ عِنْدِكَ، وَثَبِّتْنَا بِلُطْفٍ مِنْ لَدُنْكَ، وَاجْعَلْنَا مِمَّنْ تَحْمِلُهُمُ النِّعْمَةُ إِلَى الْحَمْدِ، لَا إِلَى الْغَفْلَةِ، وَتَحْمِلُهُمُ الْقُدْرَةُ إِلَى الْخِدْمَةِ، لَا إِلَى الطُّغْيَانِ، وَيَحْمِلُهُمُ الْفَتْحُ إِلَى السُّجُودِ، لَا إِلَى الدَّعْوَى.

Feeyyidnâ birûhin min indik, ve sebbitnâ bilutfin min ledünk, vec‘alnâ mimmen tahmilühümü’n-ni‘metü ile’l-hamd, lâ ile’l-gafleh, ve tahmilühümü’l-kudratü ile’l-hıdmeh, lâ ile’t-tuğyân, ve yahmilühümü’l-fethu ile’s-sücûd, lâ ile’d-da‘vâ.

Öyleyse bizi katından bir rûh ile destekle, nezdinden bir lütuf ile sâbit kıl ve bizi şunlardan kıl: nimet onları gaflete değil hamde taşır, güç (kudret) onları azgınlığa değil hizmete taşır, açılan her fetih onları davaya değil secdeye taşır.

سُبْحَانَكَ، مَا أَقْرَبَكَ مِمَّنْ نَسِيَكَ ثُمَّ ذَكَرْتَهُ. وَمَا أَرْحَمَكَ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ بَابِكَ ثُمَّ دَلَلْتَهُ. وَمَا أَكْرَمَكَ بِمَنْ عَرَفَ أَنَّهُ لَا شَيْءَ بِغَيْرِكَ، فَجَعَلْتَ عِلْمَهُ بِعَجْزِهِ أَوَّلَ قُوَّتِهِ.

Sübhâneke, mâ akrabeke mimmen nesiyeke sümme zekertehû. Ve mâ erhameke bimen dalle an bâbike sümme delelteh. Ve mâ ekremeke bimen arafe ennehû lâ şey’e bigayrik, fecealte ilmehû biaczihî evvele kuvvetih.

Seni tesbih ederim! Seni unutup da sonra Senin kendini hatırlattığın kimseye ne kadar yakınsın. Kapından sapıp da sonra Senin yol gösterdiğin kimseye ne kadar merhametlisin. Sensiz hiçbir şey olmadığını anlayan kimseye ne kadar kerîmsin ki, onun acizliğini bilmesini gücünün başı kıldın.

إِلَهِي، اجْعَلْنِي أَذْكُرُكَ عِنْدَ كُلِّ فَتْحٍ، وَأَشْكُرُكَ عِنْدَ كُلِّ نِعْمَةٍ، وَأَسْتَعِينُ بِكَ عِنْدَ كُلِّ عَمَلٍ، وَأَسْتَغْفِرُكَ عِنْدَ كُلِّ زَلَلٍ، وَأَرْجِعُ إِلَيْكَ عِنْدَ كُلِّ حَيْرَةٍ، وَأَسْجُدُ لَكَ عِنْدَ كُلِّ بَيَانٍ.

İlâhî, ic‘alnî ezküruke inde külli feth, ve eşküruke inde külli ni‘meh, ve esteînü bike inde külli amel, ve esteğfiruke inde külli zelel, ve erciu ileyke inde külli hayrah, ve escüdü leke inde külli beyân.

İlâhî! Beni her açılışta (fetihte) Seni zikreden, her nimette Sana şükreden, her amelde Senden yardım isteyen, her sürçmede Senden bağışlanma dileyen, her şaşkınlıkta Sana dönen ve her hakikat beyânında Sana secde eden kıl.

وَاجْعَلْ يَا رَبِّ كُلَّ مَا نَكْتُبُهُ وَنَبْنِيهِ وَنُرَتِّبُهُ وَنُحْكِمُهُ شَاهِدًا عَلَيْنَا لَا لَنَا، إِنْ فَسَدَتْ نِيَّتُنَا، وَشَاهِدًا لَنَا لَا عَلَيْنَا، إِنْ أَخْلَصْنَا لِوَجْهِكَ.

Vec‘al yâ Rabbi külle mâ nektübühû ve nebnîhi ve nürattibühû ve nuhkimühû şâhiden aleynâ lâ lenâ, in fesedet niyyetünâ, ve şâhiden lenâ lâ aleynâ, in ahlesnâ livechik.

Ve yâ Rabbi! Yazdığımız, kurduğumuz, düzenlediğimiz ve sağlamlaştırdığımız her şeyi — niyetimiz bozulursa lehimize değil aleyhimize; yalnız Senin vechin için ihlâslı olursak aleyhimize değil lehimize — bir şahit kıl.

اللَّهُمَّ لَا تَسْلُبْنَا مَا وَهَبْتَنَا، وَلَا تَكْشِفْ عَنَّا مَا سَتَرْتَ، وَلَا تَقْطَعْ عَنَّا مَا أَوْصَلْتَ، وَلَا تَحْرِمْنَا مَا عَوَّدْتَنَا مِنْ لُطْفِكَ. إِنْ ضَعُفْنَا فَقَوِّنَا، وَإِنْ نَسِينَا فَذَكِّرْنَا، وَإِنْ غَفَلْنَا فَأَيْقِظْنَا، وَإِنْ فُتِحَ عَلَيْنَا فَاحْفَظْنَا، وَإِنْ أُعْجِبْنَا فَاكْسِرْنَا كَسْرَ رَحْمَةٍ لَا كَسْرَ خِذْلَانٍ.

Allâhümme lâ teslübnâ mâ vehebtenâ, ve lâ tekşif annâ mâ seterte, ve lâ takta‘ annâ mâ evsalte, ve lâ tahrimnâ mâ avvedtenâ min lutfik. İn daufnâ fekavvinâ, ve in nesînâ fezekkirnâ, ve in gafelnâ feeykıznâ, ve in fütiha aleynâ fahfaznâ, ve in u‘cibnâ feksirnâ kesra rahmetin lâ kesra hızlân.

Allah’ım! Bize bağışladığını bizden çekip alma, örttüğünü açığa çıkarma, ulaştırdığını bizden kesme, lütfundan bize alıştırdığını bizden esirgeme. Zayıf düşersek bizi kuvvetlendir; unutursak bize hatırlat; gaflete dalarsak bizi uyandır; bize bir şey açılırsa bizi koru; kendimizi beğenirsek bizi bir rahmet kırığıyla kır, bir hızlân (yüzüstü bırakma) kırığıyla değil.

لَكَ الْحَمْدُ عَلَى النِّعْمَةِ، وَلَكَ الْحَمْدُ عَلَى مَعْرِفَةِ النِّعْمَةِ، وَلَكَ الْحَمْدُ عَلَى الشُّكْرِ عَلَى النِّعْمَةِ، وَلَكَ الْحَمْدُ عَلَى أَنْ جَعَلْتَنَا نَعْلَمُ أَنَّ كُلَّ حَمْدٍ مِنَّا نِعْمَةٌ مِنْكَ.

Leke’l-hamdü ale’n-ni‘meh, ve leke’l-hamdü alâ ma‘rifeti’n-ni‘meh, ve leke’l-hamdü ale’ş-şükri ale’n-ni‘meh, ve leke’l-hamdü alâ en cealtenâ na‘lemü enne külle hamdin minnâ ni‘metün mink.

Nimet için Sana hamd olsun; nimeti bilmek için Sana hamd olsun; nimete şükredebilmek için Sana hamd olsun; ve bizden çıkan her hamdin Senden bir nimet olduğunu bilmemizi sağladığın için Sana hamd olsun.

لَكَ الْحَمْدُ فِي الذِّكْرِ وَالنِّسْيَانِ، وَلَكَ الْحَمْدُ فِي الْعَمَلِ وَالْعَجْزِ، وَلَكَ الْحَمْدُ فِي الْفَتْحِ وَالْقَبْضِ، وَلَكَ الْحَمْدُ فِي الْقُوَّةِ وَالِافْتِقَارِ، وَلَكَ الْحَمْدُ حِينَ نَرَى، وَلَكَ الْحَمْدُ حِينَ لَا نَرَى، وَلَكَ الْحَمْدُ حِينَ نَفْهَمُ، وَلَكَ الْحَمْدُ حِينَ نَقِفُ عَلَى بَابِ الْعَجْزِ وَنَقُولُ: إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ.

Leke’l-hamdü fi’z-zikri ve’n-nisyân, ve leke’l-hamdü fi’l-ameli ve’l-acz, ve leke’l-hamdü fi’l-fethi ve’l-kabd, ve leke’l-hamdü fi’l-kuvveti ve’l-iftikâr, ve leke’l-hamdü hîne nerâ, ve leke’l-hamdü hîne lâ nerâ, ve leke’l-hamdü hîne nefhem, ve leke’l-hamdü hîne nakıfu alâ bâbi’l-aczi ve nekûlü: iyyâke na‘büdü ve iyyâke nesteîn.

Zikirde ve unutuşta Sana hamd olsun; amelde ve acizlikte Sana hamd olsun; açılışta (fetih) ve tutuluşta (kabz) Sana hamd olsun; kuvvette ve muhtaçlıkta Sana hamd olsun; gördüğümüzde Sana hamd olsun; göremediğimizde Sana hamd olsun; anladığımızda Sana hamd olsun; ve acizlik kapısında durup “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım isteriz” dediğimizde Sana hamd olsun.

لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، سُبْحَانَكَ، إِنَّا كُنَّا مِنَ الظَّالِمِينَ.

Lâ ilâhe illâ ente, sübhâneke, innâ künnâ mine’z-zâlimîn.

Senden başka ilâh yoktur; Seni tenzih ederim, gerçekten biz zalimlerden olduk.

وَصَلِّ اللَّهُمَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، عَبْدِكَ وَرَسُولِكَ، وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ، وَسَلِّمْ تَسْلِيمًا كَثِيرًا.

Ve salli’llâhümme alâ seyyidinâ Muhammedin, abdike ve rasûlik, ve alâ âlihî ve sahbih, ve sellim teslîmen kesîrâ.

Allah’ım! Kulun ve Rasûlün Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashâbına salât eyle ve çokça selâm ver.

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ